
Yazılı ve görsel basını alet ederek, sosyal medyalarda videolarını yayınlayarak İslam'a saldıran bu etki ajanları insanların nefsine hoş gelecek malzemelerle adeta geceli gündüzlü ayet ve hadisleri kendilerince yorumlayarak dinden soğutma, Allaha ve resulüne itaatten uzaklaştırmaya, kendilerince uydurdukları dine meylettirmeye çalışıyor. Tepki gösterdiğinizde, koskoca ilahiyat profesörü denilerek savunmaya geçenler günümüzde para ile alına diplomaları görmezlikten gelebilmektedir. Yıllar önce başına ak düşmüş, yıllarını ilim irfana vermiş artık ihtiyarlamaya yüz tutmuş halde profesörleri görürken bugün neredeyse 25 yaşlarında profesörler görür olduk. Etiketi yakalarına takarak prof olduklarından emin olarak söylemlere katılan bu namı büyük kişiliği küçük insanları arkasında gidenlerde onlardan daha küçük..
İslam'a, İslam'ın değerlerine, İslam'ın peygamberlerine , İslam'ın mucizesi Kur'an'a saldırmaya, bunların ardından Müslümanlara sataşan bu basit insanların en büyük hedefi de sünneti seniyyeye saldırmak. Sünneti bahane ederek Resullullah'a saldırmak.
Adam demek zorunda kalacağımız bir şahıs "namazda sünnet diye bir şey yoktur", diyor.. "Falan işte sünnet yoktur", diyor. "Hacda, zekatta, oruçta sünnet yoktur" diyor. "Bunları yapmasanız da olur. Farz ibadetleri yapın gerisini yapmazsanız Allah c.c sizi cezalandırmaz, size hesap sormaz." diyor da, diyor.
Adeta Allah'tan (c.c) söz almış gibi, Allah adına konuşan bu küçük insanların peygamberleri yok sayması da , insanların da zayıf dini bilgilerinin varlığı ile yanyana gelince ortaya bir peygamber düşmanı yaşayan ölüler oluşuyor. Bunları dinleyenler nefisleriyle, cehaletleriyle, taklidi iman bilgileriyle, Kur'an-ı, sünneti bilmedikleri için hoşlarına giderek fareli köyün kavalcısını tasdik etmektedir. Peygamberi inkar edecek kadar haddini aşanların o çok bilmiş, ukala zevatın yüzünden günaha girmesi, günahın Allah ve Resulünü inkarına, dolayısıyla kafirliğe gidişinin farkına varmamaları da çok elim, çok acı bir durum olmaktadır.
Oysa, sünnet, Hz. Peygamber’in (sav) yaşam tarzı ve onun sürekli yaptığı davranışlardır. Nitekim sünnet kelimesi sözlükte “yol” ve “gidişat” anlamlarına gelmektedir. Yani sünnet, “ara sıra ve gelişigüzel yapılan davranışları değil, âdet niteliğinde, devamlı ve sürekli, aynı zamanda bilinçli davranışları” ifade eder.
Bununla birlikte her İslâmî disiplin kendi açısından bir sünnet tanımı yapmış ve bunu yaparken de kendi döneminin şart ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuştur. Hadisçilere göre sünnet “Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri”; Fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in farz ve vacip dışında yaptığı şeyler”;Usûlü fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında getirdiği hükümler”; Kelâmcılara göre ise “bid’atin karşıtı olan şeyler”dir.
Esasında, Hz. Peygamber’in sünneti bu tanımlamalara sığmayacak kadar önemli bir kavramdır ve hayatın her alanını kuşatır. Çünkü sünnet doğru tanımlanamadığı takdirde mü’minlerin Hz. Peygamber’i doğru anlaması ve onu örnek alması imkânsız hâle gelir. Sünnet, Hz. Peygamber’in her yaptığı değil “peygamber sıfatıyla yaptığı” ve mü’minlerden de yapılmasını istediği fiillerdir.
Sünnet, Kur’an ile içiçe ve uyumludur; Kur’an’ın hayata açılımıdır; Kur’an’ın bireysel, toplumsal ve evrensel hayata nasıl aktarılacağını gösteren bir modeldir; nebevî tefsirdir. İşte bu nedenledir ki Hz. Aişe, Hz. Peygamber’in ahlâkını “Kur’an ahlâkı” olarak nitelemiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e “yaşayan Kur’an” denilmesinin nedeni de budur.
Kur’ân’ın anlaşılmasında, Efendimiz (sav) son derece önemli bir konuma sâhiptir. Rabbimizin Kur’ân’daki mesajına tercümanlık yapmasıyla, İslâm’ın ne demek olduğunu bize anlatmasıyla açmış olduğu o hidâyet yolu, sünnet olarak tezâhür etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Hakîm’i anlamak ve yaşamsal boyuta aktarmak Sünneti anlamaktan geçmektedir. Kur’ân ve Sünneti birbirinden ayırmak ya da birbirinden bağımsız olarak ele almak; hakîkat ile hayâtı, ruh ile bedeni birbirinden ayırmak gibi olacaktır. Sünnetin, İlâhî mesajı yaşam alanına bağlayan ana damar olduğu ise muhakkaktır. O damarın kesilmesi ya ilâhî mesajın anlaşılmamasına ya da ilâhî mesajı insanların kendi kafalarına göre yorumlayıp yeni dinler ortaya çıkarmalarına sebebiyet verebilir. Sünnetin önemine dikkat çekmesi açısından Kur’ân-ı Hakîm’de; ‘Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allâh’ın sana olan nimeti ne büyüktür.’(Nisâ 4/113) âyet-i kerimesindeki ‘hikmet’ kavramıyla sünnetin kastedildiği müfessirlerimiz tarafından dile getirilmiştir.(Bkz. Taberi, I ,557; Kurtubî, II, 131.)
Bununla birlikte her İslâmî disiplin kendi açısından bir sünnet tanımı yapmış ve bunu yaparken de kendi döneminin şart ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuştur. Hadisçilere göre sünnet “Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri”; Fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in farz ve vacip dışında yaptığı şeyler”;Usûlü fıkıhçılara göre “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında getirdiği hükümler”; Kelâmcılara göre ise “bid’atin karşıtı olan şeyler”dir.
Esasında, Hz. Peygamber’in sünneti bu tanımlamalara sığmayacak kadar önemli bir kavramdır ve hayatın her alanını kuşatır. Çünkü sünnet doğru tanımlanamadığı takdirde mü’minlerin Hz. Peygamber’i doğru anlaması ve onu örnek alması imkânsız hâle gelir. Sünnet, Hz. Peygamber’in her yaptığı değil “peygamber sıfatıyla yaptığı” ve mü’minlerden de yapılmasını istediği fiillerdir.
Sünnet, Kur’an ile içiçe ve uyumludur; Kur’an’ın hayata açılımıdır; Kur’an’ın bireysel, toplumsal ve evrensel hayata nasıl aktarılacağını gösteren bir modeldir; nebevî tefsirdir. İşte bu nedenledir ki Hz. Aişe, Hz. Peygamber’in ahlâkını “Kur’an ahlâkı” olarak nitelemiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e “yaşayan Kur’an” denilmesinin nedeni de budur.
Kur’ân’ın anlaşılmasında, Efendimiz (sav) son derece önemli bir konuma sâhiptir. Rabbimizin Kur’ân’daki mesajına tercümanlık yapmasıyla, İslâm’ın ne demek olduğunu bize anlatmasıyla açmış olduğu o hidâyet yolu, sünnet olarak tezâhür etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Hakîm’i anlamak ve yaşamsal boyuta aktarmak Sünneti anlamaktan geçmektedir. Kur’ân ve Sünneti birbirinden ayırmak ya da birbirinden bağımsız olarak ele almak; hakîkat ile hayâtı, ruh ile bedeni birbirinden ayırmak gibi olacaktır. Sünnetin, İlâhî mesajı yaşam alanına bağlayan ana damar olduğu ise muhakkaktır. O damarın kesilmesi ya ilâhî mesajın anlaşılmamasına ya da ilâhî mesajı insanların kendi kafalarına göre yorumlayıp yeni dinler ortaya çıkarmalarına sebebiyet verebilir. Sünnetin önemine dikkat çekmesi açısından Kur’ân-ı Hakîm’de; ‘Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allâh’ın sana olan nimeti ne büyüktür.’(Nisâ 4/113) âyet-i kerimesindeki ‘hikmet’ kavramıyla sünnetin kastedildiği müfessirlerimiz tarafından dile getirilmiştir.(Bkz. Taberi, I ,557; Kurtubî, II, 131.)
Sünnet Olmadan Kur’ân Anlaşılamaz
İslâm'ın ilk devirlerinden günümüze kadar İslâm’ı anlamak, anlatmak ve yaşamak isteyenler Kitap ve sünnete sarılmışlardır. Sünnet olmadan Kur’ân-ı anlamak, İslâm’ı tam olarak uygulamak mümkün değildir.
Tarihte Sünneti Kur’ân’dan ayırmak isteyenler, “Kur’ân bize yeter" diyenler olmuş ancak itibar görmemişlerdir.
Araştırmaya kalktığınızda bir çok başta batı fikir insanları olmak üzere, İslam oldukları zannedilen sayısız müşrik / müsteşrik/oryantalist, hadislerin çoğunluğunun uydurma olduğunu ileri sürerek Sünnetin İslâm’ın kaynağı olması konusunda insanların kafasına şüphe sokmaya çalışmışlardır. Bu düşünce Hindistan ve Mısır’da yankı bulmuştur. Hindistan’da Sünneti bütünüyle reddeden bir akım türemiştir. Bunlar; Kur’ân ile yetinmek ve Sünneti delil saymamak konusunda ittifak etmişlerdir. O kadar ileri gitmişler ki Sünnet ile amel edenlerin, “Allâh’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerdir”(Mâide 5/44.) âyetinin hükmüne gireceklerini söylemişlerdir.(Azîmâbâdi, Şerhu Sünen-i Ebi Davud, trs. II, 357.)
Mısır’da Mirza Bakır adında biri, “Sünnetsiz İslâm” sloganını ortaya atmıştır. Biri çıkmış, “İslâm, Kur’ân'dan ibârettir” demiştir. Bir başka soysuza göre, göre Peygamberin söyledikleri ve yaptıkları ya menduptur ya hiçbir bağlayıcılığı yoktur ya da yaşadığı asırdaki insanları bağlar. Diğer insanlar Kur’ân’a yönelmelidir.(Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadîsin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, T.D.V., Yay., Ankara, 2000, s. 85-91.)
Hâlbuki İslâm, sâdece Kur’ân’da zikredilen hükümlerden ibâret değildir. Kur’ân namazı, orucu, zekâtı vb. ibâdetleri emreder; ancak bunların nasıl yapılacağına dâir bir bilgi vermez. Bu görev Peygamberimiz’e (sav) Allah (cc) tarafından verilmiştir. Müslümana düşen görevse Rasûlullâh’ın (sav) sözlerine itâat etmek, (Nisâ, 4/64.) emir ve yasaklarına boyun eğmek (inkıyâd) ( İbn Mace, Mukaddime, 6.) örnek davranışlarına tâbi olmak (ittibâ) (Al-i İmran, 3/31.) , O’nu rehber edinmek ve O’na uymak (ihtidâ) (En’am, 6/90.), O’nu örnek ve önder edinmek (teessi, üsve-i hasene) (Ahzab, 33/21.), O’nu sevmek (Al-i İmran, 3/31.) ve O’nun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu itibarla dîni anlamak, yaşamak ve anlatabilmek için Peygamberimizin (sav) Sünnetine mürâcaat edilmesi son derece önem arz etmektedir.
Hâlbuki İslâm, sâdece Kur’ân’da zikredilen hükümlerden ibâret değildir. Kur’ân namazı, orucu, zekâtı vb. ibâdetleri emreder; ancak bunların nasıl yapılacağına dâir bir bilgi vermez. Bu görev Peygamberimiz’e (sav) Allah (cc) tarafından verilmiştir. Müslümana düşen görevse Rasûlullâh’ın (sav) sözlerine itâat etmek, (Nisâ, 4/64.) emir ve yasaklarına boyun eğmek (inkıyâd) ( İbn Mace, Mukaddime, 6.) örnek davranışlarına tâbi olmak (ittibâ) (Al-i İmran, 3/31.) , O’nu rehber edinmek ve O’na uymak (ihtidâ) (En’am, 6/90.), O’nu örnek ve önder edinmek (teessi, üsve-i hasene) (Ahzab, 33/21.), O’nu sevmek (Al-i İmran, 3/31.) ve O’nun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu itibarla dîni anlamak, yaşamak ve anlatabilmek için Peygamberimizin (sav) Sünnetine mürâcaat edilmesi son derece önem arz etmektedir.
Kur’ân’da geçen şu âyetlerin etkisi son derece önemlidir:
- "De ki: ‘Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’ (Al-i İmran, 3/31.)
- "Kim peygambere itâat ederse, Allâh’a itâat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.’ (Nisâ, 4/80)
- "Andolsun ki Allah, müminlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapkınlık içindeydiler." (Ali İmran Suresi, 164)
- ‘Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allâh’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.’(Ahzab, 33/36)
- "Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır." (Ahzap Suresi, 21)
- ‘Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladı ise ondan sakının.’(Haşr, 59/7)
- “Hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem Sûresi, 68/4.)
- "Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesi üzerine yükseltmeyin..." (Hucurât, 49/2)
- "Şüphesiz, Biz seni bir şahit, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
- “Tâ ki Allah’a ve Resul’üne iman edesiniz, Resul’üne yardım edesiniz, O’na saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tespih edesiniz.”
- “Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdi.” (Fetih Suresi, 8-10)
- "Artık ona îmân eden, ona hürmet eden, ona yardım eden ve onunla berâber indirilen nûra (Kur’ân’a) tâbi' olanlar var ya, işte onlar gerçekten kurtuluşa erenlerdir!” (Araf Suresi, 157)
- ‘Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir.’ (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5)
- ‘Size sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allâh’ın (cc) Kitâbı ve Peygamberinin (sav) Sünneti.’(Malik, Kader, 3, No: 1594.) buyurmuştur.
Derlemedir / Erol Kara - @dinierk




Hoş geldiniz. Fikirlerinizi paylaşmanızdan mutluluk duyarız